İSLÂM alemini örümcek ağı gibi dünyayı sarmış olan
DALALET FIRKALARI;

(Müslüman, kafir'in inanmadığını bildiği için ona karşı korunup bir kalkan oluşturuyor, ancak bu dalalet ve bid'at fırkaları mensupları müslümana bende inanıyorum diyerek yaklaştığından onu zehirleyip itikadını bozmasına önlem almasını engelliyor, zira bunlar uzun eğitimler, hazırlıklar ve çalışmalardan sonra faliyete başlıyor. Sakat fikirlerini Ayet-i Kerimeleri kendi reylerine göre yorumlayarak da desteklemek suretiyle işi bitiriyor ve zehiri verip uzaklaşıyorlar)

Hicri onbeşinci asrın ilk yıllarında İslam dünyasında ve bu arada ülkemizde bir sürü bid'at ve dalalet (sapıklık) fırkaları zuhilr etmiş ve müslüman kütlelerin zihinleri karmakarışık olmuştur. Böyle bir zamanda ehl-i sünnet mezhebine hizmet etmek ve bid'at cereyanlarıyla savaşmak başta gelen hizmetlerdendir. Aşağıdaki satırlar böyle bir hizmet maksadıyla kaleme alınmıştır. Muhakkak ki, ehl-i sünneti bırakıp da bid 'at ve dalalet çıkmaz sokaklarına sapmak büyük günahlardandır. Müslümanları bu mevzuda uyarmak bizler için hem bir hak, hem de bir vazifedir. Ehl-i bid'at ve dalalet bundan memnun olmasa da

Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin, bir hadis-i şeritlerinde me alen şöyle buyurdukları rivayet olunmaktadır: "Ümmetim yetmişüç fırkaya (parçaya) ayrılacaktır, biri müstesna bu fırkaların hepsi Cehennem'e girecektir". (İbn-i Mace,Tirmizi,Ebu Davud,Darimi) Bu' uyarıyı duyan ashab soruyorlar: "Ya Resulallah, kurtulacak olan Fırka-i Naciye hangisidir?", Yüce önderimiz cevap veriyorlar: "Benim ve ashabımın yolundan gidenler"

Resulullah Efendimiz'in dedikleri tahakkuk etmiş ve maalesef Müslümanlar bir sürü fırkaya ayrılmışlardır. Biri müstesna, hepsi derece derece bozuk ve sapıktır. Bu müstesna yol, bu kurtulacak olan fırka ehl-i sünnet ve'l cemaat mezhebidir. Bu mezheb mensupları i 'tikadiyatta (inanmağa ait din hükümlerinde) iki imama (öndere) tabi olmuşlardır: (I) İmam Maturidi,(Hanefi mezhebi) (2) İmam Eş'ari,(Şafi,Hanbeli, Maliki mezhebleri). Bu iki imarnın aralarında esasa, asıllara ait hiçbir ihtilaf yoktur. Sadece teferruata ait bazı inceliklerde küçük mana ayrılıkları olmuştur. Bu iki imama bağlı olan ehl-i sünnet müslümanları birbirlerini kardeş bilir, yekdiğerini sapıklıkla veya bid'atle itham etmezler.

Amellere (işlemeğe, füruata) ait din hükümlerinde de ehl-i sünnet müslümanları dört imama tabi olmuşlardır: İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Şafii, İmam Ahmed bin HanbeL. Bu dört imam mutlak müctehid olup Allah'ın Kitabından ve Resulullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) sünnetinden hüküm çıkartmağa iktidar ve ehliyetleri vardır. (Bu dört büyük ve muhterem zattan başka yine onların çağında başka mutlak müctehidler çıkmışsa da, zamanla onların taraftarları kalmamış ve ehl-i sünnet mensupları bu dört mezhebte ittifak etmişlerdir).

Asr-ı Saadette mezheb yoktu ve olamazdı. Çünkü o zaman Peygamberimiz ve ashabı vardı. Herhangi bir mevzuda tereddüt veya şüphe olduğu zaman Peygamberimize (SAV) soruluyor ve hemen doğru cevabı alınıyordu. Ama ondan sonra İslam dünyası genişledi, dinimiz, kısa zamanda büyük ülkeler feth etti ve ümmetimizin sayısı hızla kabardı. Dini mevzularda ihtilaflar baş gösterdi. Bir yandan da, İslamiyeti içinden çökertmek isteyen yahudiler, İranlı mecusi'ler, hıristiyanlar ve türlü türlü sapıklıklara bağlı olanlar Müslümanların zihinlerini karıştırmak için şeytanca propagandalara baş vuruyorlardı. Bir tek misal verelim: Yemenli bir yahudi olan İbni Sebe' dış görünüşüyle yalancıktan müslüman olmuş Abdullah ismini almış, başına sarık sarmış ve sapık fikirler yaymaya başlamıştı. Şii'liğin kurucusu bu adamdır. işte i'tikad ve ameliyatta ehl-i sünnet imamları Allah'ın dininin saflığını korumak için büyük gayret sarf ederek dinimizin hükümlerini ortaya koymuşlar; sapık, batıl inançları reddetmişlerdir.

Bazıları "Selefiye" adlı mezhebi de hak mezheb kabul etmektedir. Bu görüş hatalıdır. Selef-i Salihin ile Selefiye'yi birbirlerine karıştırmamak lazımdır. Selef-i Salihın diye ilk çağ müslümanlarına diyoruz. Onlar bizim önderlerimizdir. Selefiye ise, aşırı ve ifrat fikirlere sahip olan İbni Teymiye'nin açtığı bir çığırdır ki, hatalı fikirlerle doludur. Vehhabilik denilen bozuk bid'at fırkası işte bu selefilikten azma bir gruptur.

Zamanımızda birçok bid'at fırkaları vardır: Bazılarını sayalım:
(1) Neo-Selefiye: İngiliz casusluğu yaptığı ve masonların en dinsiz grubuna mensup olduğu tarihi vesikalarla isbat edilmiş bulunan Cemalüddin Afgani, onun talebesi bozuk fikirli ve mason Muhammed Abduh, onun talebesi ve İngiliz taraftarı Reşid Rıza gibi adamlar bu yolun önderleridir. Ehl-i sünnet uleması bunları tenkid etmiş, bütün bozuk fikirlerini çürütmüşlerdir. Türkiye'de bunların taraftarları vardır.

(Cemalüddin Afgani gerçekte Afganistanlı değildir. İran' ın Esedabad şehrindendir ve Şii mezhebine mensuptur. Lakin İslam dünyasını ve ehl-i sünnet mensuplarını aldatabilmek için kendisini Afganistanlı ve sünnı olarak tanıtmıştır. Bu bozuk ve tehlikeli zat hakkında 479 sahifelik büyük bir araştırma kitabı neşr etmiş bulunan Amerikalı Profesör Nikki R. Keddie aynen şu satırları yazmaktadır:
"Another characteristie of .Iamal ad-Din, documented below, was his practise of t a q i y ya, or precautionary dissimulation oj hıs true beliefs, and his use ofquite different arguments to an elite audience of intelleetuals than to a mass audience". (Sayyid lamal adDin al-Afgani, a political biography by Nikki R. Keddie. University of Califomia Press, 1972, sahife: 18).

(Kalifomiya Üniversitesinde tarih profesörü olan N. R. Keddie'nin dediği gibi, aslen Şii olan Cemalüddin Afgani, Şii'liğin temel prensiplerinden olan takıyye icabı, gerçek inançlarını gizlemiştir. Şiı, farmason, ingiliz casusu, anarşist, terörist, reformcu Cemalüddin'in memleketimizde bir İslam büyüğü, bir müctehid olarak tanınması ve Mehmed Akif gibi kimseler tarafından reklam edilmiş bulunması gerçekten teessüf edilecek talihsizliklerdendir).

(2) Telfik-i mezahib taraftarları: Bunlar mezhebIerin hükümlerini, bilhassa kolaylıklarını cem ederek dinimizi oyuncak haline getirmek isterler. Ehl-i sünnet alimleri telfik-i mezahibe şiddetle karşı çıkmışlar, bu yolun dinde anarşiye ve çöküntüye götüreceğini isbat etmişlerdir.
(Mason Afgani'nin talebesi mason Abduh'un yolundan giden ve onu üstad kabul eden bozuk fikirli Reşid Rıza'nın telfik-i mezahib mevzuundaki kitabının Diyanet İşleri Başkanlığınca yayınlanmış olması bir gaflet eseri değil, lakin planlı bir suikasttir.
Telfik-i mezahib, İslam fıkhını yıkmak, dinimizin hükümlerini oyuncak haline getirmek demektir.
Ehl-i sünnet büyüklerinin nurlu ve pak yolunu bırakıp da Afgani, Abduh ve R. Rıza gibi bulaşık ve şaibeli reformcuların karanlık yollarına yapışanlara yazıklar olsun!

(3) Mevdudiyye fırkası: Pakistanlı gazeteci ve politikacı merhum Mevdudi, kitaplarında İslamın temel inanç esaslarından kadere (imanın temel bir rüknü olarak) yer vermemek suretiyle ehl-i sünnet yolundan sapmıştır. Mevdudi icazetli din alimi değildir. Pakistan'da 1970 seçimlerinde partisinin 300 meb'us çıkaracağını iddia etmişse de ancak dört meb'us çıkartabilmiştir. Hayalperest, ütopyacı, siyasi maceralar peşinde koşan bir kimseydi. Pakistan'da İslam davası Mevdudiyye cereyanı yüzünden çok sarsılmıştır. Kalemi kuvvetli, üslubu parlak bir muharrir olduğu için saf gençleri ve kültürsüz avam tabakaları yaldızlı fikirleriyle peşine takmıştır. Ama gerçek yerine onları bir seraba götürmüştür. Değerli alim Ebu Hasen Nedvi, "İslam'ın Siyasi Yorumu" adlı kitabında Mevdudi'nin "Kur'an'da Dört Terim" adlı eserinde bozuk inanç, fikir ve görüşleri çürütmektedir. Merhum Hasan el-Hudeybi de, Mevdudi'nin bozuk fikirlerini tenkid etmiştir (Mevdudi İslam ümmetine iftira ederek, ilah, Rab, din ve ibadet kavramlarının asıl ve ana manalarını kaybetmekle suçlamıştır.)

(4) Humeyniyye cereyanı: İran'da ihtilal yapan ve ehl-i sünnet dışı bir mezhebe bağlı bulunan Humeyni'nin de bazı gençler üzerine cazibekar tesirleri olmuştur. Bu zat, i'tikadda, ameliyatta, siyasette bozuk bir çığır açmıştır. Cenab-ı Hak Türkiye Müslümanları böyle bir maceradan muhafaza buyursun. Ehl-i sünnet ile Şia arasında usulde (temel meselelerde) ihtilaf vardır Onlardaki takıyye ve kitman prensibi de anlaşmağa, tartışmağa müzakereye manidir.

(5) Mezhebsizlik ve reformculuk: Bunlar mezhebIere lüzum olmadığını iddia ederler ve herkesin Kur'an-ı Kerim'den ve hadislerden kendi kafa ve hevasına göre ahkam çıkartmasııa uygun bir zemin hazırlarlar. Daha Kur'anı yüzünden okumaktan aciz çoluk çocuğa 15-20 ciltlik tefsirler okutmak, cihad yapıyoruz diye saçma sapan işlere girişmek, müslümanların temel meselelerini mıncıklamak, sözü ayağa düşürmek, İslamı otorite ve hiyerarşi kavramlarını yıkmak bunların başlıca mazarratlarındandır.

(6) Vehhabilik: Bu fırka ALLAH'ın semada bulunduğuna inanan, tasavvuf büyüklerine "evliyaü'ş-şeytan" demekten utanmayan bozuk bir taifedir. Yüksek din tahsil ve ihtisası yapacağız diye Arabistan'a giden temiz Türk gençleri bu bozuk fırkanın pençesine düşme tehdidi altındadırlar. Vehhabi propagandacıları, içlerinde sapık fikirler bulunan kitaplarını, ülkemizde bol bol basıp bedava dağıtmaktadırlar. Bunlara karşı uyanık olmak her ferasetli müslümanın vazifesidir.

(7) Rafızilik: Bunların piri Abdullah ibn Sebe' adlı Yemenli bir yahudi dönmesidir. İran'daki Humeyni devriminden sonra Türkiye'ye de el atmışlar, bilgisiz halktan ve gençlerden taraftar toplamışlardır.

(8) İhtilalci siyasi fırkalar: Bunlar Arap aleminde ve Pakistan'da tecrübe edilmiş, İslam'ın ve müslümanların zararına sonuç vermiş, bir bakıma iflas etmiş metod ve planlarla dine hizmet etmeye kalkışmakta ve kaş yapalım derken göz çıkartmaktadır. İslam'da terörizm, anarşizm, makyavelizm, gizli cemiyet yoktur. İslam'a, İslam'ın kendi öz metodlarıyla hizmet edilebilir. Bunun canlı örnekleri de Hz. Peygamber (SAV), ashab-ı kiram, selef-i salihın ve her asırda gelip geçmiş gerçek büyüklerimizdir. Doğru yol onların yoludur, gerisi bid'at ve dalalet...

(9) Neo-hariciye fırkası: Bunlar, Hazret-i Ali 'yi (RA) şehid eden sapıkların meşrebindedirler. Anarşi, terör, şiddet, devrim ve vurup-kırma ile İslam'a hizmet edilebileceğini sanırlar. Bu zavallıların bir kısmı, azılı marksistlerin, ateistlerin, Ermeni komitacılarının oyuncağı haline düşmüşlerdir.

(10) Ve ... : Aşağıda okuyacağınız satırlar, son zamanlarda Müslüman gençlere ısrarla tavsiye edilip okutulan ve çok meşhur bir yazara ait olan bir kitapçıktan alınmıştır. Önce o satırları hep beraber bir kere okuyalım:
"İslam idaresi sofuluk satan dervişleri, sahte şeyhleri şunun bunun adaklarıyla yaşasınlar diye kendi alemlerine başı boş bırakmaz. İslam, her ferdin bizzat karşılığını alacağı bir işle meşgul olmasını esas tutar. Emeksiz ücret, işsiz gelir yoktur. Namazlar, dualar kişisel olup toplumsal karaktere sahip değillerdir. İster belli duaları okumak şeklinde ... bütün bunlar tembellik çağının ürünleridir. Hayat ve hareket çağları böyle şeylere önem vermemiştir.” (ilave ve çıkartma yapılmaksızın aynen alınmıştır).
Hayret ve dehşet değil mi? .. Namaz ve dualar toplumsal bir karaktere sahip değilmiş ve bunlar tembellik çağının ürünleriymiş.
bu acayip satırlar kimindir, hangi kitaptan alınmıştır, diye soracaksınız. Cevap verelim: Kitabın ismi: "İSLAM-KAPİTALİZM ÇATIŞMASI" olup, yazarı da Seyyid Kutub'tur.

İşte on yılı aşan bir zamandan beri memleketimizdeki temiz imanlı gençlere planlı ve programlı bir şekilde böyle garip, bozuk, çarpık fikirler okutulmakta, zihinleri karmakarışık edilmektedir.
Üstelik bu yayınlardan dolayı Seyyid Kutub mezarında kan terlemektedir. Çünkü o, hayatının son devresinde, daha önce yazmış olduğu bozuk, aşırı ve çarpık fikir ve görüşleri reddetmiştir.
Bu kitapları tercüme edip de müslüman gençlere "aksiyoncu ve dinamik Islami neşriyat" diye sunanlar Seyyid Kutub'un bunlardan döndüğünü, bunları reddetmiş olduğunu bilmiyorlar mı? Bilmiyorlarsa gaflet içindedirler.
Hem merhum Seyyid Kutub kimdir? Ateşli bir muharrir ... Şiddete ve silahlı devrime taraftar bir aksiyoncu ... Başarısız bir islami hareketin talihsiz lideri ... Müslüman olmak, İSLAM uğrunda canını vermiş bulunmak, fikir ve metodlarının doğru olduğuna yeterli delil teşkil eder mi? Elbette etmez. Seyyid Kutub din alimi değildir. Sadece müslüman bir muharrirdir. Seyyid Kutub'un tefsir yazmağa ehliyeti ve icazeti var mıdır? Yoktur. Seyyid Kutub'un fikirleri, metodu, görüşleri ile İSLAMiyet yücelir, müslümanlar izzet ve zafer bulabilirler mi? .. Mısırdaki , Suriye'deki ve diğer Arap ülkelerindeki acı tecrübelere ibretle bakılacak olursa, bu sualin cevabı esefli bir "olmaz"dan ibaret kalacaktır. (Ama müslümanlarını kışkırtıp küffara ezdirtenlerin sorumluluğu büyüktür)
O halde niçin bu zatın hatiilı fikirleri, başarısızlığa uğramış metodları ısrarla yayılmakta, gençliğimize aşılanmak istenmektedir? insaf ve akıı sahipleri düşünsünler!

(11) Son yıllarda ortaya çıkan birtakım ihtilalci, kavmiyetçi, mezhebsiz, reformcu grup ve fraksiyonlar bazı İslamı terim, kavram ve kurumları ajitasyon aracı olarak, kuııanarak ortalığı karıştırmağa çalışmaktadırlar. Birkaç örnek verelim: Ramazan ve Şevval hilalleri meselesinde bu maksatlı gruplar, "Hilal Somali'de görülmüş ... Kongo' daki kardeşlerimiz bayram yapıyor, biz ne duruyoruz! Bu düzenin takvimine itibar edilmez .." gibi ucuz kahramanlıklarla müslümanları bölmekte, birbirine düşürmektedir. Öyle ki, Ramazan'ın son günü ümmet-i Muhammed'in sevad-ı a'zamı oruçluyken, küçük bir ekalliyet alenen oruç yemekte, şecaat arz edercesine oruçlu kardeşlerine nisbet yapmaktadırlar. Bunlar kendilerini uyanık, şuurlu, dinamik müslüman zannediyorlar. Zamanımız Türkiye'sinde, birçok hususlarda olduğu gibi, dini takvimin tanziminde de elbette hatalar yapılmaktadır. Ancak çağımızda pozitif ve tecrübi ilimler çok ilerlediği için rü'yet ile hesap birbirine uygun düşmektedir. Şeriat rü'yeti kabul etmiştir. Ancak rü'yetin şer'ı usullere göre tesbiti ve yine şer'ı otoriteler tarafından ilanı gerekir. Hiçbir vazife ve selahiyeti olmayan amatör müftü ve kadıların (!) "biz radyoyu karıştırırken duyduk" diyerek müslümanlara oruç tutturup, bayram yaptırmağa kalkışmaları dini oyuncak haline getirmek olur. Yine "Türkiye'de şartları yoktur..." diyerek, Cuma namazından başka namaz kılmayan bir kısım halkı ibadetten men' e çalışanlar da yanlış yoldadır.

(12) Müslümanların içindeki birtakım ehl-i sünnet dışı anarşistler ve devrimciler, maalesef ateistlerle, marksistlerle işbirliği yapmaktadırlar. Başörtüsü konusunda (şeytanı bir siyasetle) müslümanları destekleyen azılı bir ateist için "ne iyi bir ateist!" diyen bile görülmüştür. Vaktiyle, 1917 Oktobr ihtilalinden sonra Lenin de Rusya müslümanlarını böyle kandırmıştı. Bu husus çok mühimdir. Uyanık müslümanlar bu gafilleri tecrid etmeli, ümmeti uyandırmalıdır.

(13) Reşad Halife adında bir batıni (bahai olduğu da söyleniyor) zuhur etmiş ve Kur'ân'da 19 rakamı ile müslümanları hayran bırakıp sinsice zehir saçmağa başlamıştır. Bazı ayetleri inkar eden, Peygamberi küçümseyen, hadisleri hiçe sayan bu bozuk adam, sonunda peygamberliğini iddia edecek kadar azgınlaşmıştır. Bu kişinin kitapları maalesef dilimize çevrilmiş ve hayli reklamı yapılmıştır.

(14) Mahmasani adında bozuk görüşlü bir Arap yazarının Sahih-i Buhari'de mevzu hadis olduğu hezeyanını ihtiva eden gayr-i ilmi çarpık yazısı bir ilahiyat öğretim görevlisi tarafından dilimize çevrilmiş ve Diyanet Vakfı tarafından yayınlanarak ehl-i İslam'ın istifadesine (!) sunulmuştur. Gafletin bu türlüsüne ne demeli?

(15) Ali Şeriati adlı rafizi bir yazarın Hz. Osman'ın -haşa- "yağmacı bir kafir" olduğuna dair kuduzca iftiraları dilimize çevrilip islamı yayın diye hayasızca ortaya konulmaktadır. [Hz. Osman'a bu hakareti reva gören fürumayenin kendisinin kafir olduğunda şübhe yoktur.]

(16) Son zamanlarda yayınlanan ve İslam'da faiz mevzuunu işleyen bir kitapta, bir İlahiyat Fakültesi hocası maalesef boyundan büyük bir hata etmiş ve dinimizde, yüzde yüzü geçmemek şartıyla faizin helal olduğu hezeyanını savurmuştur. Papaz oryantalistlerin (müsteşriklerin) bile ortaya atmaktan haya edecekleri bir iftira ve cinayettir bu!
Üzücü ve ibretlı örnekleri daha fazla uzatmağa hacet yoktur. Dinimiz ve ümmetimiz içten suikasta uğramaktadır. Çarpık inançlı ve bozuk fikirli din sömürücüleri etrafa zehir saçmaktadırlar.

**********************************************************

Yegane kurtuluş yolu i'tikad ve amelde ehl-i sünnet mezhebidir. O da, yukarıda belirttiğimiz gibi inançta iki, amelde dört hak şubeye ayrılmıştır. Hepsi doğrudur, temelde ve esasta birdir. İnanç ve amelde bunların birini tatbik ve taklid etmek şarttır, zarurettir. vesselam.
Zira Mezhepsizlik dinsizliğin köprüsüdür. Dört Hak Mezhebi kabul etmeyen Lâ Mezhebiye isimli Cehennemlik bir fırka vardır ...

Müslümanların Dikkatlerine Bazı Önemli Meseleler ...

1 - Kur'an-ı Kerim'in tefsirini (açıklamasını) yapmak; ondan ve hadislerden şer'i, fıkhi, dini hüküm çıkartmak ancak icazetli din alimlerinin yetkisi dahilinde olan bir iştir. Din alimi olmayan; Arapça bilmeyen; iilet ilimIerini ve alet ilimlerini tahsil edip icazetli bir alimden icazet almamış bulunan cahillerin ve heveskarlann Kur'an tefsirine, din hakkında kendi heva, heves ve re'yleriyle fikir beyanına yeltenmeleri İslam'a ve müslümanlara büyük zarar verir; İslam ümmeti içinde anarşiye yol açar; kâfir'lerin ekmeğine yağ sürer. Ehliyeti olmayan icazetsiz kişilerin fikir ve aksiyon planında at oynattıkları bir müslüman toplumda birlik olmaz; böyle bir toplum felah bulmaz. Bugün müslümanların içinde bulundukları zilletli durumun ana sebebi budur.

2 - İcazeti, ehliyeti, liyakati olmayan ehl-i sünnet dışı kişilerin yaptıkları tefsir, tercüme ve mealler birer "heva ve re'y tefsiri" olup yararlı değil, zararlıdır; bunları okuma metoduyla sağlam din bilgisi edinilemez; bunlar okunmamalıdır. Para hırsiyle, yani bozuk niyetle yayınlanan bu kabil kitaplar din kitabı sayılamaz.

3 - Dinimizi, ALLAH ve Resülü'nün (SAV) Rızasına uygun olarak anlayıp öğrenmenin yolu ehliyetli, liyakatli, icazetli sünni din alimlerinin kitaplarını (akaid, fıkıh, ilmihal, ahlak, tasavvuf vs.) okumakla mümkün olur. Kur'an meali, hadis tercümesi okumakla olmaz.

4 - İcazetli alim demek, ucu ALLAH'ın Resülüne (SAV) uzanan geçerli bir diplomaya sahip olmak demektir. İcazetsiz ne Şeriat alimi olur, ne de tarikat şeyhi. Böyle bir icazeti, ancak icazetli hocalar, büyük emeklerle yetiştirdikleri, imtihan edilip başarısı görülen talebelerine verebilirler.

5 - İslam bir ideoloji veya hümanama değildir. Bu yüce ilahi nizamı kavmiyetçiliğe, particiliğe, küçük hesaplara, politik ayak oyunlarına, menfaat ve nüfuz hırsına alet edenler hain ve alçak kişilerdir; bunlar hizmet ehli değil, hezimet ehlidirler. Böylelerinin peşlerine düşenler (bilerek veya bilmeyerek) tahribata sebebiyet vermiş, dinimizin ve ümmetimizin temellerine dinamit koymuş olurlar. Bize en büyük zararı verenler bu türlü haşarattır.

6 - Çağımızın büyük din alimi Profesör Said Ramazan el-Bilti "İslam Şeriatini Tehdit Eden En Tehlikeli Bid'at Mezhebsizliktir" adıyla bir kitap yazmıştır. Diğer bir yüksek sünni alim, Düzceli merhum Muhammed Zahid Kevseri hazretleri, "Makatat" adlı değerli eserinde "Mezhebsizlik dinsizliğe köprüdür" buyurmaktadır. Evet, bütün icazetli (yani gerçek) din alimlerimiz i'tikad ve amelde ehl-i sünnet mezhebinden olmayı zaruri görmüşlerdir. Son zamanlarda, bazı dış ülkelerden gelen para yardımları ve çeşitli teşviklerle yayılan mezhebsizlik modası İslami uyanış ve kurtuluş hareketimizi baltalamakta; birliğimizi parçalamakta; enerjimizi tartışma ve ihtilaf bataklıklarında yok etmektedir.

7 - "Asr-ı Saadet'te mezhep yoktu, o halde bid'attir!" itirazı şeytani bir desiseden, ahmakça bir hezeyandan ibarettir. Peygamberimizin sağlığında kitap şeklinde yazılıp toplanmış bir tek Mushaf nüshası bile yoktu. Bilahare Hz. Ebû Bekir (RA) zamanında toplanıp yazılmıştır. Mezhebsizlerin mantığına göre, elimizdeki Mushaf'lar da mı bid'attir? Mushaf Kur'an-ı Kerim'in metnini (ilahi nazmı), mezhebler ise o ilahi kitaptan ve onun açıklaması olan sünnetten çıkarılan şer'i hükümleri ihtiva etmektedir. Hak mezhebler arasında temel meselelerde, ana maddelerde hiçbir ihtilaf yoktur. Teferruata ait görüş ayrılıkları ise İslam fıkhının, hukukunun, kültürünün zenginliğini teşkil etmektedir. Hak mezhebler ortadan kalkar ve mezhepsizlik yayılırsa İslam'ın safiyeti bozulur, bid'atler hakim olur. Mezhebsizlik ehl-i İslam için en büyük bela ve felakettir.

8 - Bazı mezhebsizler işi iyice azıtarak Peygamberimize saygısızlık etmekte; sünnet-i seniyeyi hafife almakta; hadisleri inkar etmektedir. Bunlar, kanserli hücreler gibidir.

9 - Müslümanların birleşmesi ve yücelmesi için İslami bir hiyerarşi gereklidir. Bu da şeytani bir özgürlük ile değil, rahmani bir itaat ile mümkün olur. Birliğin zaruri şartları şunlardır: İ'tikad ve amelde ehl-i sünnet mezhebinden olmak; müslümanlar içindeki yerini ve haddini bilip, kendi kafasına göre iş yapmamak; heva, heves ve rey'ini terk edip, emir ve tavsiyelere uymak.

10 - Tasavvuf haktır! Ancak Şeriatsiz tasavvuf olmaz. Turuk-i aliyye dinimize ve ümmetimize çok yararlı hizmetler etmektedir. Rehberi olmayanın rehberi şeytandır. Adları ne olursa olsun, bütün hak tarikler, "Tarikat-i Muhammediye"dir.

11 - Müslümanların örnek alacakları ve model olarak kabul edecekleri gerçek mücahidler, Peygamberimizin ve salih seleflerimizin yolunda yürüyen hakiki önderler Selahaddin-i Eyyubi, Şeyh Şamil, Emir Abdülkadir ve benzerleri gibi şahsiyetlerdir. Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh ve benzeri mason kişiler; diğer mezhebsiz ve bid'atçi bulaşık adamlar; Reşad Halife gibi yalancı peygamberler, deccallar müslümanlara asla örnek ve önder olamazlar.

12 - Her müslümana düşen önemli vazifeler şunlardır:
a - İ'tikadını tashih etmek, yani inançta ve amelde ehl-i sünnet mezhebinden olmak.
b - İlmihalini öğrenmek.
c - Başta beş vakit namaz olmak üzere öğrendiği ilmi hayata uygulamak.
ç - Nefsiyle ve şeytanla cihad etmek.
d - Allah'a olan misak'ının, Resulullah'a (SAV) ettiği biat'ın şuur ve idraki içinde olmak; gerçek İSLÂM büyüklerine itaat etmek ve birliği bozmamak.
e - İstikametten (doğruluktan) ihlastan ayrılmamak; kurtarıcı iyi huylarla bezenmek, helâk edici kötü huylardan arınmak.
f- Dünyaya değil, ahirete dönük olmak; kazanç hırsına, lükse, konfora esir olmamak.